Röportaj: Orhan Cem Çetin – “Gerçeklik Hiçbir Şeydir, Algı Her Şey!”

Sergi, gösteri ve performanslarında kavramsal, disiplinlerarası ve cesaretli tutumu ile tanınan Orhan Cem Çetin ile, üniversite yıllarından bugüne uzanan sanat yolculuğuna dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

DSC_4927

Üniversitede psikoloji eğitimi aldınız. Çevirmenlik ve yazarlık yapıyorsunuz. Çeşitli performanslar sergilediniz. Müzikle uğraşıyorsunuz. Hepsine ait işaretleri şu an etrafımda görüyorum zaten. Peki bunların birbiriyle ilişkisi ve nihayetinde fotoğrafla ilişkisi nasıl?

Eskilerden gelen bir gelenek, bir ünvan var, “Hezarfen”. Sanat yaparken, o sanat için gerekli araç gereci de üreten, bilimle sanatı birlikte ele alan, devamlı arayış içindeki kişilere denir. Özetle, bir nüve var. Çekirdek bir bilgi… Ona ulaşırsam, sanatta da kullanırım, gündelik hayatımda da, ilişkilerimde de, çeviride de, müzikte de. Temelde, hayatı mümkün ve sürekli kılan kuralların izindeyim. Bazılarını da bulduğumu düşünüyorum. Müzikte fark ettiğim bir örüntüyü, fotoğrafta kullanıyorum. Bakıyorum orada da çalışıyor mu diye. Fotoğrafta fark ettiğim bir şeyi yazıda deniyorum. Çok meraklı olduğum için, bana iyi geldiği, yapmadan duramadığım için yapıyorum bunları.

Genelde de işlerinizin, iç dünyanıza bakarak ortaya çıktığını görüyorum. Sebebi aldığınız psikoloji eğitimi olabilir mi?

İçe bakan biri olduğum için psikoloji okumuş olmam da mümkün. Üniversiteye Psikoloji okumak için girmedim ben. Ama sınavdan astronomik bir puan almamla, babamın hazırladığı tercih listesinin en üst sırasındaki, benimse hiç ilgimi çekmeyen Boğaziçi Üniversitesi mühendislik bölümü gerçek oldu. 1.5 senem “burada ne işim var” duygusuyla geçti ve atılma noktasına gelince, mecburen diğer bölümlere başvurdum. Tekrar 1. sınıftan başlamam koşuluyla Sosyal Bilimler Fakültesi beni kabul edince, üç olasılık belirdi: Siyaset Bilimi, Sosyoloji ve Psikoloji. İlk dönemin ortak dersi Psikoloji 101’de Gündüz Vassaf’ın öğrencisi olduğumda aradığımı bulmuştum. Çocuklarla çalışmak, öğrenme, zeka, cinsiyet rolleri ilgimi çekiyordu. Yuva öğretmenliği yapmak istedim. Ancak, erkek yuva öğretmeni olamayacağına dair bir yasayla karşılaştım. Evlenmiştim o sırada ve çalışmam gerekiyordu. Fotoğrafçılık hazırda olduğu için, psikolojiyi bir tarafa bırakıp oradan devam ettim. Karanlık oda işleri yaptım, başkalarının fotoğraflarını bastım. Paralelinde, bir yayın evinde editör, redaktör olarak çalıştım. Çeviri yaptım. Reklam ajansına girdim. Ama hayatımda giderek ağırlık kazanan fotoğrafçılıkta gözüme görünen en yüksek seviye, yüksek beklenti ve kusursuz iş üretimi olarak bakınca, reklam fotoğrafçılığıydı. Kendini yetiştirmiş bir fotoğrafçı olarak, reklam fotoğrafçılığı yapmayı başarırsam, bu işi başardığımı söyleyebilecektim. 30 yaşındaydım ve Polaroid Firmasında satış yöneticisi olarak çalışıyordum. İstifa edip reklam fotoğrafçılığına başladım.

Fakat reklam fotoğrafçılığında bir talep ve onu karşılama durumu var. Siz fazlasıyla yaratıcısınız bu iş için. Reklam fotoğrafçılığı ile çok uyumlu bir ikili değilsiniz gibi…

Evet, aynen öyleydi. 15 sene sürdürdüm bu işi. Paralelinde sergilerim oluyordu. İki külliyata bakınca, tamamen zıt. Artı, reklam fotoğrafçılığının kirli yüzünü gördüm. Ama o sayede aldığım ekipman olmasaydı, sergileri de yapamazdım. Yani reklam fotoğrafçılığı sanatımı beslerken, sanat, reklam fotoğrafçılığımı öldürdü. Murat Germen’le birlikte yarattığımız hayali fotoğrafçı Orsey Tinger’in sergisi “Rejected” ve Kuledibi’nde yaptığım “Hayatımın Fotoğrafı” işinin temelinde, reklam fotoğrafçılığına ağır eleştiriler var. O iki işi yaptıktan sonra bu mesleği sürdüremezdim ve bıraktım. 2005’te Bilgi Üniversitesi’nde ders vermem teklif edildi. O sıralarda Galata Fotoğrafhanesi’ni açmıştık Yücel Tunca ile, fakat maddi olarak ikimize yetmeyince ben üniversiteye geçtim. Yücel devam etti, ben de dışarıdan desteklemeyi sürdürdüm.

Ve “Fotoğrafçı vs.” olarak yolunuza devam ettiniz. Şu “deneysel fotoğrafçı” meselesine gelelim… Malûm sizden bu şekilde çok söz edilir. Fakat siz ısrarla reddedersiniz bu tanımı…

Bu sözcüklerin, bu tutumlara karşı kişilerin dilimize sinsice soktuğu küçümseyici ifadeler olduğunu düşünüyorum. Elbette deneyler yapıyorum. Fotoğrafçının paleti, hakim olduğu tekniklerdir ve ancak yapabileceğimi bildiğim fotoğrafları hayal edebilirim. O nedenle çok fazla denerim. Ama deneylerimi sergilemem. Sonuçları sergilerim. Deneyler sadece beni ilgilendiren ara bir aşamadır.  “Deneysel” sözcüğüne itirazım bu yüzden… Benim ortaya koyduğum şey artık deney değil, o aşamayı geride bırakmış bir sonuçtur.

“Kavramsal” çalışmalar diyebiliriz belki… “Belgesel” ise, size en uymayacak yöntem olur herhalde.

Bütün fotoğraflar, doğası ve gerçekliğin tanımı gereği kurmacadır. Şahit olduğumuz gerçekliği yeniden ortaya koyduğumuzda, o artık kaçınılmaz olarak gerçek deneyimimizden uzak bir şey olur. Fotoğraf gerçekliği ima eder. O anlamda kurmacadır. Belgesel fotoğraflardaki kurgu gerçeklik kurgusudur. Belgesel olma iddiası taşımayan fotoğraflardaki kurgu ise, sanatçının düşüncelerini ima eder. Örneğin, Jackson Pollock’un yaptığı bir resim, O’nun yaşadığı bir deneyimin belgesidir. Fotoğrafçı aslında hayatı boyunca kendi belgeselini çeker. Daha sert bir belgesel tavır da, biz ulaşamasak bile orada var olan bir gerçekliği var sayar. Asla ulaşılamayan, orada olmasının işe yaramadığı bir varsayımın boş olduğunu düşünüyorum. Bundan vazgeçip algı üzerinden gidersek, daha rahat ederiz. Çünkü, gerçeklik hiçbir şeydir, algı her şey. O nedenle, kolektif bir uzlaşma üzerinden gerçekliği tanımlayıp, uzlaşı üzerinden belgesel üretmek daha mantıklı geliyor.

Portfolyonuzda birbirinden çok farklı işler var. Örneğin, şu manipülasyon ile oluşturduğunuz seriler… Fotoğrafın iki boyutluluğunu zaman, perspektif ve farklı duygularla zenginleştirip, başka bir anlam yaratmaya çalışıyorsunuz. Anlatmak istediğiniz bir anı ya da hafızanıza yer etmiş bir olayı, bir düşünceyi, duyumsadığınız biçimde ifade etmek için doğrudan fotoğrafı yetersiz görüyorsunuz belli ki. Şöyle de bir gerçek var ama; fotoğraf azaltmayı, elemeyi mesele edinir. İndirgenmekten beslenir. Fakat siz ona ekliyorsunuz…

Fotoğrafın kendi nitelikleri ve kuvvetlerini ekonomik kullanmaya çalışıyorum. Fakat, asla sahip olmadığı şeyler de var. İndirgemek onlar için söz konusu değil, çünkü zaten yoklar. Olmayanı, diğer disiplinlerden ödünç alıp fotoğrafa katıyorum. Yemeğin lezzetini daha fazla açığa çıkartmak eklenen bir baharat gibi.

Bunun farklı yolları da olabilirdi. Ben de anlatmak istediğim her ne ise, onu daha doğru ifade edebileceğim yollar ararım. Sizin işin başında bu yolu, fotoğrafa müdahale etmeyi seçmenizin bir nedeni var mı?

Belgesel çalıştığını söyleyen bir çok fotoğrafçı dışarıdaki bir şeyi, ötekini anlatır. Bense kendimi anlatmaya, “Hayat bana böyle görünüyor.” demeye, oradakinin bende nasıl bir duygu yarattığını paylaşmaya çalışıyorum. Sanırım fark bu. Doğrudan fotoğrafın kült isimlerinden Bresson, “Bu fotoğraf kadrajlanmadı, birebir böyle çektim.” demek için perforasyonu dahi gösterir baskıda. Ciddi bir maharet iddiası var. Ben kimseye çok mahir olduğumu kanıtlama peşinde değilim. Bir derdim var, onu anlatmaya çalışıyorum.

Fotoğrafın bir teknoloji olduğunu ve bu teknolojinin farklı yöntemleriyle bir arada kullanılabilmesini destekleyen bir tavrınız olduğu için bu teknikle rahat ediyorsunuz diye anlıyorum.

Aynen öyle. The Guardian’da, dünyanın en pahalı fotoğrafı üzerine, fotoğrafın artık sanat olmadığına dair bir yazı çıktı. Türkçe’ye de çevrilmiş. Ben de “Mermer de sanat değildir, boya da, fotoğraf da.” yazdım. Bizatihi fotoğraf, doğrudan doğruya nasıl sanat olsun? Ya da bir sözcük… Onlar birer sanat potansiyelidir. Heykeltraş da, mermerin içinde saklı olanı dışarıya çıkarttığını söyler. Senin ona ne yaptığına bakar.

Oyun arkadaşı olmadan da o oyun gerçekleşmez tabii. Yani izleyiciyi de oyunun içine çekebilmek gerekiyor. O illüzyonun içine izleyici çekilemediği sürece, sanattan bahsedilemez.

Bu oyuncaklarla oynarken, yani fotoğrafı bildiğiniz teknikleri kullanarak dönüştürürken, duracağınız yeri bulmakta zorlandığınız oluyor mu?

En büyük sorumluluk o zaten. İlk dijital serim “Renk’arnasyon”, bilgisayarla kolay oluşan bir şey sanıldı. Hayır, başka bir zorluk var orada. Durabilmek. O kadar sınırsız imkanlar var ki, kaybolabilirsin içinde. 1988’deki “Tanıdık Şeyler” serisinde aynı işi boyayla yaparken, malzeme kuruyunca beğenmeme şansım yoktu. “Gümüş Gezegen”de de benzer şekilde sonuçlara razı oldum. Dijital çalışırken bu olamıyor.

Derslerde de söylerim, bir fotoğraf gerektiği kadar iyi olmalıdır. Bu beni rahatlatır. Fotoğrafa başlayanlar ilk zamanlar kadrajı geniş tutar. İnsan gözüyse fovea ile gördüğü için, net görüş alanı 2.5 derecedir. Biz, o alan ile tüm sahneyi tarayıp, fotoğrafını çekeriz. Fotoğraf o sahneyi olduğu gibi net görüş alanımıza getirince de, “Bu kadar sıkıcı değildi, neden böyle göründü?” deriz. İşte, kadraj o 2.5 derecelik yere kadar daraltılmalı. Kainattan buraya kadar indirgedinse, devam et küçültmeye. Ta ki, fazla ileri gidip, o fotoğraf başka bir şey söyleyene kadar. Şimdi geri gel. Bir adım… Tamam, duracağın yer orası.   Manipülasyon da tıpkı kadraj gibi. Yap, yap, yap… Mükemmel şekilde demek istediğini dediği anda bırak. Bir sonraki dokunuş artık gereksiz bir müdahaledir. Fotoğrafı da başka ve gereğinden fazla iyi bir şey yapar.

Görmekten bahsetmişken, “Böyle Fotoğraflar Yok” serinizdeyse göze görünen hiç bir fotoğraf yok, fakat yazılar var. Bu yazılarda da öznel anlatımlar, kişiselleştirilmiş, duygusal tasvirler karşımıza çıkıyor.  Annenizdeki görme sorunu nedeniyle O’na anlattığınız fotoğraflardan yola çıkarak hayata geçen bir çalışmaydı bu diye biliyorum, ve fotoğrafın da ne denli öznel olduğunun altını çiziyorsunuz sanki…

Bunun öncesinde ilginç bir şey var. Geniş Açı Dergisi’nde yazarken, bir sayı için tanıdığım kişilerden, onları en çok etkileyen fotoğrafı anlatmalarını istedim. Annem, ördekleriyle, asılı çamaşırlarıyla küçükken gördüğü bir çiftlik evini anlattı. Nerede çekildiğini sorduğumda ise, “Fotoğraf değil, resim” dedi. Bir arkadaşımın anlattığı ise, Kore Savaşı’nda annesinin cesedi başında günlerce kalan bir çocuğun fotoğrafıydı. “İyi de günlerce kaldığını nereden biliyoruz?” diye sorduğumda “Altında yazıyor.” demişti. Fotoğraf o bilgiyi aktarmıyordu bize çünkü. Altındaki yazı olmasa, mahsun bir çocuk görüyorduk.

John Berger’in Anlatmanın Başka bir Biçimi adlı kitabında, hikayelerini yazı olmadan kavramak hiçbir şekilde mümkün olmayan fotoğraflar var. Çünkü fotoğraf sadece gösterir, anlam içermez, anlatamaz. Buna vurgu yapan, kafamda canlananı anlattığım bir seriydi “Böyle fotoğraflar Yok”. O nedenle kuru tasvirler yerine, duygular vardı. Artı, okuyan herkesin aklında başka bir fotoğraf canlandırmasıyla eleştirildi. Fakat, ben oraya fotoğrafı assaydım, herkesin kafasında yine başka bir düşünce canlanacaktı.

İşlerinizi izleyenlerin ne anladığını, ne kadar anladığını, kendinize çok dert edinir misiniz?

Evet, tabii. Anlaşılır olmak o kadar önemli ki… Karşımdakine bunun nasıl geçtiğini hesaplayarak bir dil kuruyorum. Öteki türlü ne bir imge seçebilirim, ne de cümle kurabilirim. Bana göre sanatta üç vazgeçilmez var. İlki, sanatçı. İkincisi, yapıt. Üretmeyen bir sanatçıdan söz edilemez çünkü. Üçüncü olarak da izleyici… Bu üçü olmadan sanattan bahsedilemez. Sanat zincirini tamamlayan halkadır o.

Fotoğrafı, fotoğrafla sıradan ilişkisi olan insanlar için yaptığınızı söylersiniz hep. Erken dönem işlerinizden Renk’arnasyon ve Tanıdık Şeyler, fotoğrafın içinde olmayanlar için anlaşılması zor seriler değil mi?

Aksine, fotoğrafla ilişkili olmayanlar, o işlerimi daha kolay kabul etti. “Bunlar fotoğraf değil ki!” demediler. Umurlarında bile değildi çünkü ne oldukları. “Bu fotoğrafı nasıl yaptı?” bariyerini kaldırınca, doğrudan eserle ilişki kurdular. O iki işten sonra fotoğrafçılar için üretmediğimi daha sık söyler oldum.

Bu anlaşılması güç serileri de yazıyla desteklemeyi düşünmediniz mi? Çünkü bazen, hatta çoğu işinizde fotoğrafla yazıyı bir arada kullanıyorsunuz.

Bu işler gibi soyut, sezgisel, duygular seviyesinde bir şey yaşanmasını umuyorsam, serbest bırakıyorum. Net bir tespit, bir önermem varsa da, gözden kaçırılmayacak bir biçimde, hatta fotoğrafın içine yazıyorum. Bazen bu daha sarih, net bir cümle olabildiği gibi, şiirsel, izleyiciye alan açan bir şey de olabiliyor. İzleyici ne seviyede katılacak, düşünmesine ne kadar izin vereceğim gibi sınırları, o metinle belirliyorum.

Blogunuzdaki “Konsept Geliştirme Klavuzu” yazınızda, “Hayat, dağa tırmanmaya benzer. En tepeye ulaştığınızda, tırmanacak başka dağlar olduğunu görürsünüz.” demişsiniz. Bu konuştuğumuz serilerin zincirine eklenen Gümüş Gezegen’in ardından, yani vardığınız tepeden bakınca, ne hissettiniz, ne gördünüz?

Hani gün sonunda pastanede kalanlar şöyle bir süpürülüp ay çöreği yapılır ya… Gümüş Gezegen de bugüne dek yaptıklarımın toplamı gibi. Orada üç şey çok önemliydi. İrade, kader ve tesadüf. Dijital boyamayı tercih etmeyerek, malzemenin kendini yaratmasına teslim oldum. O fotoğrafları ben çekmiş olduğum için irade zaten vardı. Tesadüfse her zaman, kaçınılmaz olarak var. Hatta eskiler “tesadüf eseri” der; ilginç ve saygı duyulması gereken bir şeydir. Seride cenazeler, düğünler, buluşmalar gibi, kimi planlı, kimi de beklenmedik anlarda gelen kritik karşılaşmalar var. Sanki tüm serilerimden bir ay çöreği yaptım.

Zinciri tamamlamış gibi…

Evet. Bir zincir tamamlanınca, onu paketleyip bir tarafa koyuyorsun ve yeni bir şeye başlayabiliyorsun. Şimdi daha çok yazıyorum mesela.

Bu zincirden farklı, hatta ilgisiz bir seriniz var: “Yeni Çağ”. Öyle ki, portfolyonuzda görmesem, “Bu Cem hocanın işi” demem. Başka bir sanatçının çalışması olsaydı da sormazdım ama, size sormadan geçemeyeceğim bu serinin nasıl doğduğunu… Bu fotoğraflar böyle bir seri aklınızda şekillenmeden önce mi belirdi?

Evet kesinlikle farklı bir iş. Değişik zamanlarda çekerek kenara koyup, sonradan anlamlandırabildiğim bir seri. İlk örnekleri, bir arabanın far ışıklarında görünen arazinin olduğu “Doğu” adlı fotoğraf ve “Haydarpaşa”dır. Zamanla bir abzürdite peşinde olduğumu fark ettim. Hani fotoğraflara manipülasyon yapıyorum ya… Onlara ben gelmeden manipülasyon yapılmıştı. Hayatın içinde taşıdığı abzürditeyi görüyordum sanki. Ardından bunun, dönemin kültürler savaşı olduğuna karar verdim. Artık savaşlar kendi kültürünü ötekinin üstüne sererek yapılabiliyor ve bu da kararsız, anlamsız davranışlara yol açıyor. Biraz bunun peşindeydim. Yeni bir üsluptu benim için. Çünkü reklam fotoğrafçılığını bıraktıktan sonra, kusursuz fotoğrafik seviyede, hiçbir manipülasyon olmayan fotoğraflar çekmemiştim. Yeni Çağ ile bu özlemimi de giderdim.

Bazı serileriniz de, örneğin “Get Closer/Yaklaş”, ya da “Perfection Takes Time/Kusursuzluk Zaman Alır”, hayatın çok içinden, herkesin üzerine sıralayabileceği cümleleri olan işler. Bu da sanatınızın zor kısmı olsa gerek.

Konsept geliştirme sürecinde, kendi içimdeki beyin fırtınasıyla söylenebilecek şeyleri önceden prova edip, ona göre bir sağlama ve temizlik de yapmış oluyorum. Yine de her sergimde, kapı açıldığı ilk anda, “Bu kadar sığ bir işi nasıl sergilemeye kalkıştım, niye beni kimse uyarmadı.” duygusu yaşarım. Sanırım o güne kadar fotoğrafları milyon kere görmüş olduğum için, birden bire sıradanlaşmalarından kaynaklanıyor.

Üniversiteden gelen bir fotoğraf eğitiminiz olmadığını konuştuk söyleşinin başında. Yine eğitimle bitirelim. Çeşitli derneklerde, üniversitelerde yıllardır eğitim veriyorsunuz. Fakat, fotoğraf eğitimi veren fakültelerin, yüksek lisans bölümlerinin sayısı arttıkça, derneklerin eğitim misyonu geride kalıyor mu? 

Türkiye’de fotoğraf okulu olmadığı dönem, eğitim derneklerin işiydi. Bugün pek çok üniversite ve Galata Fotoğrafhanesi gibi uzun dönemli mesleki eğitim veren, hedefleri belli, yarı akademik kurumlar var. Dernekler eğitim misyonunu tamamladı fakat başka gelirleri olmadığı için de bırakamıyorlar. Böyle bir niyetleri varsa, bunu bir eğitim kurumu gibi planlamalı, müfredat çalışması yapmalılar. Eğitimciler diğer derslerde ne yapıldığını bilmeli, kendini yenilemeli. Benim eğitmenliğe başlamam bir sorumluluk duygusuydu. Akademide ilk fotoğraf bölümü açıldığında, yurt dışında eğitim görmüş birkaç kişiyi saymazsak, akademisyen yoktu. Sahadaki profesyonellere, gelip bildiklerini paylaşmaları için haber salındı. Ben de o kontenjandan, İstanbul Üniversitesi’nde fotoğraf dersi vermeye başladım. Psikoloji okurken eğitim bölümünden aldığım dersler sayesinde eğitimci formasyonum da kısmen vardı. Hevesim de olduğu için, iyi yapmaya çalıştım bu işi.

Fotoğraf üzerine akademik eğitim veren kurumların sayısının artması, fotoğrafla ilgilenen herkesin bu alanda eğitimli olma arzusunu körükledi. Bu belki bir geçiş dönemidir, ya da günün koşullarında rekabetin getirisidir… Ne dersiniz?

Ben öğrencilerimi yüksek lisanstan caydırmaya çalışıyorum. Çünkü üniversiteler pazarlama stratejileri gereği, lisansın öneminin olmadığını, mesleğin yüksek lisansta öğrenildiğini söylemeye başladı. Bilgi Üniversitesi’nde ders verdiğim bölümdeki doktoralı hoca sayısını arttırmak için yüksek lisans yaptım ben de. Yoksa bölüm kapanacaktı. Şimdi Bahçeşehir Üniversitesi’nde ders veriyorum. Yıldız’da 2 yıllık meslek yüksek okulunda da ders vermiştim. O da hızlıca insanların sahaya girmesi için iyi bir konsepttir. Zaten dört yılın ilki, formasyon dersi adı altında, başka bölümlere de geçilebilsin diye bir takım derslerle geçiyor. Son yıl da mezuniyet projesiyle… Esas dersler 2. ve 3. sınıflarda veriliyor. Yani bu iş iki sene olabilir.

Beşeri bilimler aslında akademiyle uyumsuz, sekülerleştirme niyetiyle üniversitenin içine çekilen alanlar. Çünkü sana bir hayat tarzı ima ediyor; sanatın nasıl olması, edebiyatın, şiirin ne olması gerektiği ile ilgili telkinleri var. Bunu tarafsızlaştırmak adına, birer bilim dalı gibi üniversite içine çekildiler. Fotoğraf bir bilim değil ki, eğitimi üniversitede yapılabilsin. Ya da İspanyol Dili ve Edebiyatı… 2005’ten itibaren kadrolu olarak işin içinde olunca, net gördüm ki bu işlerin üniversitede yeri yok.

Haklısınız, üniversite bu gibi sanatları için uygun yer değil. Derneklerin durumunu da konuştuk… Geriye Galata Fotoğrafhanesi gibi, bu işin eğitimini doğru biçimde verebilen az sayıdaki kurum kalıyor.

Evet, Fotoğrafhane benzeri kurumlar olması lazım. Ankara’daki Ka Atölye de öyle bir yer. Veya Andy Warhol’un Fabrika’sı… Bunlar doğru formatlar. Yapabiliyorsak, böyle yerler yapmalıyız. Ben de Galata Fotoğrafhanesi var olduğu sürece, o kurgunun içinde kalmak istiyorum, çünkü arkasında hep bu düşünceler var. İnandığımız şekilde eğitimi orada yapıyoruz. 

Röportaj: Arzu Aybat Yaşar

www.arzuaybat.com

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir