Mehmet Altıoklar; “An”da olmak, “şimdi’nin gücü” fotoğrafta var!

1442773394_B44A09_Users_batuhanzumrut_Downloads_wetransfer_b867d2_B44A1007._Users_batuhanzumrut_Downloads_wetransfer_b867d2_B44A1007.JPGJPG92

Uzun yıllar birçok sinema filminin ve televizyon dizisinin yapımcılığını üstlenen Mehmet Altıoklar, 2014 yılının Kasım ayından itibaren yenilediği kariyer yolunda başarılı işlere imza atmaya devam ediyor. “Bir tek kişi değişirse dünya değişir, dünya değişirse evren değişir…” diye nitelendirdiği yol arkadaşlığına, verdiği eğitimler ve yaptığı sohbetler ile devam eden Mehmet Altıoklar, iyi gören bir gözün ve bir insanın değişimine yol açan ufkuyla dile getirdikleri bakalım size neler hissettirecek…

Sebastiao Salgado – Toprağın Tuzu

Bir belgesel insanı ne kadar etkileyebilir? Kurgu filmlerde kadim zamanlardan beri süregelen efsane, masal ve hikaye tüketme ihtiyacımızı giderirken belgesel neyi besliyor? Gerçekle yüzleşmek? Kendi varoluşunu evrendeki diğer varoluşlarla ilişkilendirmek ve bir anlam aramak? Böyle bir arayışınız varsa bu filmi görün. Yoksa da böyle bir arayış size iyi gelebilir, filmi görün.

5af912c7eff630ee212ec385ff55d204

Açıkçası filme giderken biraz önyargım vardı. Bir fotoğrafçının hayatının belgeseli…

İz TV evde en çok açık kalan kanal olsa da sinemada belgesel seyretme alışkanlığım pek yok. Bir de konu fotoğraf olunca, iyice durağan olacak diye düşünmüştüm. Oysa o “durağanlık” beni yerimde çakılı halde filmi son karesine kadar, “keşke biraz daha uzasa” diye seyrettirdi.

Öncelikle Salgado’nun ne istediğini, hayatını nasıl yaşamak istediğini bilen, içindeki potansiyeli keşfetmiş büyük bir büyük usta olmasına hayran kaldım. Hayat amacının, varoluş nedeninin bu kadar farkında olmak nasıl bir erdem? Ustalık sadece fotoğrafçılıkta veya bir uzmanlıkta değil. Asıl ustalık yaşam ustası olmakta.

Bir insanı hayat arkadaşı bundan daha fazla nasıl destekleyebilir? Fotoğraf projeleri peşinde hayatının belki de yarısı evinden uzakta geçmiş bir adamın eve döndüğünde “neredesin herif” diye söylenmeyecek ve her ne yapmak istiyorsa koşulsuz destekleyecek bir eşi olması eşsiz bir şey.

Wim Wenders; yönetmen, yazar, yapımcı. Buena Vista Social Club belgeseli gibi onlarca film arasında bu kadar çarpıcı belgeselleri yapan bu adamın nasıl bir algı ve cesareti var. Hayran olmamak elde değil.

Bütün bunların ötesinde, filmde bende bir paradigma kaymasına neden olan şey ise fotoğrafın gücü oldu. Kurgu ile belgeselin karşılaştırması söz konusu olduğunda iyi yapılmış bir belgeselin kurgudan daha etkileyici olduğunu söyleyebilirim. Gerçek her zaman daha güçlü. Bir fotoğrafın bir filmden daha güçlü olması bu filmden önce pek inandırılacağım bir konu değildi. Oysa Salgado fotoğraflarıyla beni başka bir boyuta taşıdı. Belgesel veya kurgu, akan görüntülerde, zaman duygusu reel çalışıyor. Yani film 2 saatte geçen ya da 2 yüzyıla yayılmış bir hikaye de anlatsa, anlatılan her neyse onun zaman içerisinde akmış ve geçmiş, bitmiş olduğunu biliyorsunuz. Oysa fotoğraf… O an zamandan bağımsız, durmuş gibi. O sefaletin, açlığın ortasındaki anne ve bebeği, altın madenindeki o insanlar, fotoğraftaki o adamlar, kadınlar, çocuklar, insanlar, hayvanlar, hepsi sanki şu an hala orada aynı şekilde duruyorlar ve hala aynı duygu içindeler. O duygu size, kalbinize mızrak gibi saplanıyor.

Film önce zihninizde bir merak, bir tahmin, bir değerlendirme, analiz, düşünceye neden olup sonra duygularınızı harekete geçirirken fotoğraf doğrudan tüm benliğinizin bir empati ile duygularınız tarafından ele geçirilmesine neden oluyor. Film, akıp gittiği için ve sonu olduğu için derinlerde “yaşanılmışlar ne kadar korkunç olursa olsun neyse ki bitti artık” rahatlamasını sağlarken fotoğrafta acının, çaresizliğin, sessiz isyanın hala orada bir yerlerde var olduğu, hiç bitmediği, hala yaşandığı duygusu ile kalakalıyorsunuz.

Fotoğraf nasıl bu kadar güçlü olabiliyor sorusunu kendime sorduğumda “an” ile ilgili olduğu cevabına ulaştım. “An”da olmak, “şimdi’nin gücü” fotoğrafta var. Tek gerçek olan “an”, “şimdi ve burada” gerçeği, “şimdi ve orada” olarak sizi teslim alıyor.

Anda kalın, şimdi, tam şu anda ve burada ne yaşanıyorsa tek gerçek olan anda…

Kimlik mi? Kişilik mi?

Phoenix veya Türkiye’de “Yüzündeki Sır” adı ile vizyona giren film bir yeniden doğuş hikayesi anlatıyor. Yeniden doğuş hikayesinin arkasında ise varoluşun en temel sorularından birisini soruyor; “Esas olan kimlik mi, kişilik mi?”

Film gerek atmosferi-2.Dünya savaşı hemen sonrası yerle bir olmuş Berlin, gerekse hikayesi bakımından oldukça karamsar gibi gözükse de bana umut ve insan olmanın ve varoluşuna sarılmanın ne kadar güçlü olabileceği ile ilgili bir inanç aşıladı.

Nazi toplama kamplarındaki işkence nedeniyle yüzü feci şekilde parçalanmış olan Nelly, Yahudi yardım derneği üyesi Lene’nin yardımıyla bir dizi estetik ameliyat olur ve başka bir yüzle yeni hayatına başlamak üzere Berlin’e gelir. Berlin’de aradığı ve hala aşık olduğu eski kocasını bulduğunda kocası, değişmiş olan yüzü nedeniyle onu tanımaz. Ancak toplama kamplarında ölmüş olduğunu düşündüğü “eski karısına” benzerliği sayesinde Nelly’nin mirasını almak için onun yerine geçmesini teklif eder.

Nelly, “kendisine benzemek!” için yaptığı provalar sırasında hala aşık olduğu kocasından sevgisinin karşılığını bekler ama adam sadece ölmüş olduğunu düşündüğü karısının mirası peşindedir. Nelly’ye yaşama gücü veren aşktır. Karşılıksız da olsa, sevilmediğini anlasa da aşk.

Yan hikayede ise Lene’nin dramı vardır. Film sevgi olmadan, başarı ve mücadeleye odaklı yaşamların sürdürülemeyeceği konusunda vurucu bir önerme içeriyor.

Filmin en güçlü karakteri gibi görülen Lene ile yavru, tekmelenmiş bir kediden daha ürkek Nelly’nin hikayelerini karşılaştırınca esas gücün sevgi olduğunu çıkarmak çok mümkün.Nelly karşılıksız aşkı sayesinde kendisi ile barışıp kendini sevmeyi başarıp yeniden doğumunu gerçekleştiriyor.Tam bu çerçevede film “esas olan kimlik mi kişilik mi?” sorusu ve bir cevapla karşımıza çıkıyor.

Kimlik toplum içindeki tanındığımız belirti ve özellikler iken kişilik iç dünyamızda neler olup bittiği ile ilgili. Kimlik başkalarının bizi tanıdığı halimiz iken kişilik gerçekte kim olduğumuz.

Kişilik ve kimlik hayatımız boyunca kendi içlerinde çatışırken, kişiliği çok zayıf olanların var oluşları kimlikler sayesinde olduğu için bu zayıflık kendi kimliklerine sarılmak ve başka kimliklere saldırmak sonucunu doğurabiliyor.

Kimliği değişen Nelly kişiliğinin en temelindeki varlık durumunu; sevgiyi kaybetmiyor. Toplama kamplarındaki akıl almaz zulümler ve aşık olduğu insan tarafından yapılan büyük bir ihanete rağmen yeniden doğmayı başarıyor. Kimliği paramparça edilse de kişiliği onu yeniden, güçlü, umutlu, kararlı şekilde hayata bağlıyor.

 

Mehmet Altıoklar Ünye’de 9 Şubat 1962’de doğdu. İlkokulu Ankara’da okurken basketbola başladı ve okulun basketbol takımının kaptanı oldu. 11 yaşında takım olmak, paylaşmak, liderlik kavramları ile tanıştı. Öğrenimine İstanbul’da, Galatasaray Lisesi’nde devam etme kararı veren Mehmet, anne- babasını ve TED Ankara kolejinde okuyan ağabeyi ve ablasını Ankara’da bırakıp İstanbul’da okuma kararını verdiğinde 12 yaşındaydı. Özgürlük, kendi ayakları üzerinde durmak en önemli değerleri olarak daha o yaşta ortaya çıkmıştı. Mehmet Altıoklar, onlu yaşlarında Fransız şansonları, Victor Hugo, Albert Camus, film noir’lar ile yaşamın sırlarını çözmeye çalışırken, “evim” olarak tanımladığı Galatasaray Lisesi’nin iki adım ötesinde, Beyoğlu sinemalarında “Parçala Behçet”, “6-9 Şip Şak Basarım” filmleri gişe rekorları kırıyordu. İlk felsefe dersinde tahtaya Fransız hocanın yazdığı “Que suis-je? Que fais-je dans ce monde?” (Ben neyim? Bu dünyada ne yapıyorum?)” sorularının cevabını hayatı boyunca hep aradı. Basketbola artık Galatasaray’ın alt yapısında devam ediyordu. Dostluğu ve dayanışmayı, sorumluluk duygusunu, çocuk yaşta kendi başına tüm dünyaya meydan okumayı bu yıllarda öğrendi. 1977 ve 1979 yıllarında basketbol yıldız ve genç milli takımlarının formasını giyen Altıoklar, 1985 ve 1986 yıllarında iki yıl üst üste şampiyon olan ve ilk Cumhurbaşkanlığı kupasını kazanan Galatasaray basketbol takımının 2. Kaptanıydı.

Üniversiteyi İTÜ Bilgisayar mühendisliğinde okudu. 1996’da EMBA yapana kadar mühendislik, üretim otomasyonu, kalite sistemleri gibi konularda çalıştı. 1998 yılında Oden Cineplex sinemalarını kurdu. 2000’li yılların başında “yaşanılan anın değeri”nin farkına vardı. 2001 yılında AFM sinemalarının CEO’su oldu ve Türkiye’nin ilk modern sinema zincirinin takım kaptanlığını, 2005 yılında AFM sinemalarını halka açana kadar yaptı ve böylelikle sektörün bu alanında misyonunu tamamladığını düşündü. Aynı yıllarda temel düzeyde İspanyolca öğrendi. İngilizceyi işin, Fransızcayı aşkın, İspanyolcayı macera ve devrimin lisanı olarak tanımlarken kendisini de biraz tarif ediyordu. Bir Küba seyahati sırasında gördüğü duvar yazısı zaten aklında olan, kardeşleriyle birlikte prodüksiyon şirketi kurma konusunda karar vermesine neden oldu: “Creemos en los suenos” (“Hayallere inanıyoruz”).

Takip eden yıllarda, sinema sektörüne yapımcı kimliğiyle katkıda bulunmaya devam etti. Emret Komutanım, Gece Gündüz, Kızlar Yurdu, 1 Kadın 1 Erkek’in de arasında olduğu yaklaşık 900 bölüm dizi ve Beyza’nın Kadınları, Banyo filmlerini gerçekleştirdi. 2014 yılında hayatında yeni bir misyon belirledi ve Adler Koçluk okulundan profesyonel koçluk eğitimi aldı. Koçluğu, “insanlara kendi hikayelerinin kahramanı olmaları için yol arkadaşlığı” olarak tanımlayan Mehmet, insanların içindeki potansiyelin ve eşsiz cevherin ortaya çıkarılması ve böylece mutlu, doyum içinde ve çevresini de etkileyecek bireylerin oluşacağı bir dünya hayal ediyor. Mehmet, değişim koçluğu, yıldız/ünlü koçluğu, sporcu koçluğu, kariyer koçluğu, yönetici koçluğu, girişimci koçluğu gibi alanlarda hizmet vermektedir. Mehmet Altıoklar, kendisini centilmen bir savaşçı, maceraperest bir öğrenci, kibar ve bağımsız, cesur, şefkatli ve özgür birisi olarak tanımlıyor.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir